Dün akşam Miraç hadisesi ve onun hikmet ve amaçlarıdan bahseden 31.sözü mütaala ettim(Uzun bir risale ,yarısına yakın geldim:)  ) Tavsiye ederim,akla takılan,kalbi mütmain etmeyen bir çok şeyi harika izah etmiş.

İçinde geçen bir kaç kelime,cümleleri burada izah edelim….

Eğer desek ki;31.Sözde  geçen bir cümlede: “Velâyet-i Ahmediyenin keramet-i kübrası, hem mertebe-i ulyâsı,” Peki burada ne kastdedilmiş?


Velâyet, Peygamber Efendimizin(asm.) kulluk cihetidir; risâlet ise tebliğ cephesi. O’nun kulluk şuurundaki akıl almaz mertebesi, Allah’a iman, muhabbet ve havf sahasındaki hayallerin ulaşamayacağı yücelik ve derinlik, ibadetlerden aldığı feyz, duyduğu haz, ahlâkındaki o eşsiz güzellikler hep velâyet cihetidir. Mirac, O zâtın bütün velâyetlerin üstündeki o büyük velâyet makamının büyük bir kerametidir.

Başka bir cümle de ise:”Zât-ı Ahmediyenin (asm) meratib-i kemâlâtta seyr-ü sülûkünden ibarettir” deniliyor.Bunu da izah edelim beraber.

Bu hikmet saçan cümlede çoklarının sorduğu bir sorunun da cevabını bulmuş oluyoruz: “Cenâb-ı Hak mekândan münezzeh olduğuna göre, O’nunla görüşmek için böyle uzun bir yolculuğun gereği var mı?”

Demek ki, miracda esas olan, Hz. Peygamber’in manevî terakkisidir. Bununla ilgili olarak bir misâl verelim:

Allah Resulü(asm.) yerde iken de Allah’ı “Semavat ve arzın Rabbi” olarak biliyordu. Ama, güneşle dünya arasındaki yüz elli milyon kilometreye yakın mesafeyi ışığın yaklaşık sekiz dakikada aldığı göz önünde bulundurularak, henüz ışığı dünyamıza ulaşmamış yıldızlar bulunduğunu düşünürsek sema âleminin ne kadar geniş olduğunu hayal âlemimizde bir derece canlandırabiliriz. Allah Resulü bu muhteşem âlemi bütün tabakalarıyla geçtikten sonra Allah’ın semavat ve arzın Rabbi olduğuna dair imanında akıl almaz derecede bir inkişaf olduğu muhakkaktır. Sema âlemine, kürsiyi, arşı, cennet ve cehennemi eklediğimizde bu yüksek makamlarda ve bu sonsuz menzillerde seyahat eden bir zatın kazandığı marifetin ne kadar ileri bir noktaya vardığını hayal etmemiz bile mümkün değildir.

Demek oluyor ki, Cenâb-ı Hakk, o en sevgili kulunu rüyetine mazhar kılmakla şereflendirmek dilediğinde, onu böyle bir terakki ve tekâmül yolculuğuna çıkardı. Burada Cenâb-ı Hakk’ı bir makamda görmek söz konusu değil, bütün mekânları ve makamları geride bırakan ulvî bir mertebede O’nunla görüşmek söz konusu.

İşte miracın hakikati, bu terakkinin ve bu tekâmülün gerçekleşmesidir.