Hindistan’da sormuşlar: “Bediüzzaman nasıl bir kimsedir?”

Cevaben denilmiş ki: “Hasta, garip, fakir, mazlum, hediye ve sadakaları kabul etmeyen ve hâlen de çekmekte olduğu o kadar zulümlere rağmen altmış senedir dâvâsından vazgeçmeyen bir ihtiyardır.”

Onlar da, “Öyleyse o hakîkat söylüyor ve küfr-ü mutlaka, dinsizlere, zındıklara boyun eğmiyor, riyâkârlık etmiyor, dalkavukluk yapmıyor ve Kur’ân ve İslâmiyete tesirli ve küllî bir hizmet yapıyor ki, onlar da ona zulüm etmişler” demişler

Zaman, şahıs zamanı değil, şahs-ı mânevî zamanıdır. Risâle-i Nur’da Şahıs yok, şahs-ı mânevî var. Ben bir hiçim; Risâle-i Nur Kur’ân’ın malıdır, Kur’ân’dan süzülmüştür. şeref ve hüsün Kur’ân’ındır. şahsımla, Risâle-i Nur iltibas edilmiş; meziyet, Risâle-i Nur’a âittir. Risâle-i Nur’un neşrindeki hârika muvaffakıyet ise, Risâle-i Nur talebelerine âittir. Yalnczşu kadar var ki, şiddetli ihtiyacıma binâen, Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Hakîm’den bana ilâç ve tiryakları ihsan etti; ben de kaleme aldım. Her nasılsa, bu zamanda birinci tercümanlık vazifesi bana düşmüş. Ben de Risâle-i Nur’un talebesiyim. Bir risâleyi şimdiye kadar yüz defa okuduğum halde yine okumaya muhtaç oluyoruın. Ben sizlerin ders arkadaşınızım” der.

         İdam için sevk edildiği Dîvân-ı Harb-i Örfî’de, “Sen de mürtecîsin” ittihâmına karşı, “Eğer meşrûtiyet bir fırkanın istibdâdından ibâret ise, bütün ins ve cin şâhit olsun ki, ben mürtecîyim. Bin rûhum da olsa, Kur’ân’ın birtek meselesine hepsini fedâ etmeye hazırım” diyen ve berâetinden sonra da, teşekkür etmeyerek, Bayezit Meydanındaki kalabalıkta, “Yaşasın zâlimler ipin Cehennem! Yaşasın zâlimler için Cehennem!” diye bağırarak ilerleyen ve imhâ plânıyla verildiği mahkemelerde yirmi dört sene evvel, “Ey mülhidler! Ey zındıklar! Said, elli bin nefer kuvvetinde demişsiniz. Yalnışsınız; Kur’ân’a ve îmâna hizmetim cihetiyle, elli bin değil, elli milyon kuvvetindeyim! Titreyiniz! Haddiniz varsa ilişiniz!.. “Benim ölümüm sizin başınczda bomba gibi patlayıp, başınızı dağıtacaktır. Toprağa atılan bir tohumun yüzer sünbüller vermesi gibi, bir Said yerine yüzler Said size o yüksek hakîkati haykıracaktır. ” Ve on beş sene evvel, “Saçlarım adedince başlarım bulunsa, hergün biri kesilse, bu hizmet-i îmâniyeden çekilmem.” Ve, “Dünyayı başıma ateş yapsanız, hakîkat-i Kur’âniyeye fedâ olan bu başı zındıkaya eğmem” diyen ve elli sene evvel âlem-i İslâmı sömüren, sömürgeci cebbâr ve zâlim bir imparatorluğa karşı, “Tükürün o zâlimlerin hayâsız yüzüne!” diye matbuât lisânıyla cevap veren ve Büyük Millet Meclisinde Reise, “Kâinatta en yüksek hakîkat îmandır, îmandan sonra namazdır. Namaz kılmayan hâindir; hâinin hükmü merduddur. Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîminde, yüz yerde edâsını emrettiği namazdan daha büyük bir hakîkat olsa idi, îmandan sonra onu emrederdi ” diyen ve yazdığı bir beyânnâmeden sonra Mecliste cemaatle namaz kılınmasına başlanan ve Birinci Cihan Harbinde Gönüllü Alay Kumandanı olarak esir düştüğü Rusya’da moskof çarlığına karşı izzet-i İslâmiyeyi muhâfaza edip, kurşuna dizileceği hengâmda, “Âhirete gitmek için bana bir pasaport lâzımdı” diye ölümü istihkâr eden böyle bir kahraman-ı İslâm üstadımız Bediüzzaman’ın eserlerini okumak nîmet-i uzmâsına mukabil canımızı da fedâ etsek, ömrümüzü de ona vakfetsek, zulümden zulüme de sürüklensek, ömrümüzün nihayetine kadar şükran secdesinden de kalkmasak bize yine ucuzdur.
Üstadımız sık sık der ki: “Mesleğimiz müsbettir; menfi hareketten Kur’ân bizi menediyor.”